Savaş ve Cadı Avı

54

Romalı ozan Horatius, “Bir insanın vatanı için ölmesi güzel bir şey” diye yazmış. Savaş karşıtı bir başyapıt olan ve 1929 yılında yayımlanan “Silahlara Veda” romanında ise Ernest Hemingway şöyle diyor: “Eski çağ ozanları, vatanı için ölmenin güzel bir şey olduğunu söylemiş. Modern çağın savaşlarında ölmekse ne onur kazandırır insana ne asalet getirir; bir hiç uğruna geberir gidersin.”

Güzel olan savaş değil aşktır. Aşk umuttur, yaşamaktır.

Hemingway’in düşüncelerine insana umut ve yaşamak gücü-sevinci verdiği için katılmamak mümkün değil gibi görünüyor. Ama yaşamın acımasız gerçekleri her zamanda Hemingway’ı doğrulamıyor.

Savaş “öldürmek veya “ölmek” gibi iki ateş arasında kalmak veya Meryl Streep’e Oscar kazandıran ve iki çocuğundan birini ölüme terk etmek zorunda kalan “Sophie’nin Seçimi” gibi bir şey.

Ayrıca tüm çağdaş hukuklar da bile meşru müdafaa-yasal savunma var.

“Savaşta babalar çocuklarını, barışta çocuklar babalarını” gömer sözünü anımsayarak ve sanatçıların savaşın karşısında olduklarını unutmadan içime sinmese ve istemesem bile eski çağ ozanlarına hak verip: “o zaman da insanlar öncelikle hem kendileri ve hem vatanları için yaşamalı ama gerektiğinde ucunda ölüm görülse bile barışçıl tüm yollar kullanıldığı halde can güvenliği yoksa vatanı, toprağı elinden alınıyorsa ucunda ölüm olan yolda da yürümekten kaçınmasın” diye düşünmem daha ağır basıyor.

Daha dün Anadolu işgal edilmişti. “Yurtta barış dünyada barış” diyen Gazi Mustafa Kemal cepheden cepheye koşuyordu. Yenilen Yunan ordusu geri çekilirken her yeri yakıp yıkıyor, sivilleri öldürüyor taciz ve tecavüzlerde bulunuyorlardı.

Hitler rejimi tüyü bitmemiş çocukları bile gaz odalarında yakıyordu.

11 Temmuz 1995’te gerçekleşen Srebrenitsa Katliamı, insanlık tarihinin en karanlık ve insanlık dışı sayfalarından bir tanesiydi.

 Ölenlerin kimlikleri bilinmesin diye cesetleri parçalandı ve toplu mezarlara gömüldüler. Bu olay insanlığın ve Avrupa’nın yüz karasıydı.

Srebrenitsa’daki katliamdan önce 26 Şubat 1992 tarihinde Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı kasabasında bu kez Ermeniler tarafından katliam yapılmış ve cesetler üzerinde yapılan incelemelerde cesetlerin birçoğunun yakıldığı, gözlerinin oyulduğu, başları kesildiği görülmüştür. Hamile kadınlar ve çocukların da tecavüze maruz kaldığı tespit edilmiştir.

Yukarıda özetlediğim yazım 4.10.2020 de “Yeni Yaklaşımlar” da “Savaş ve Barış” başlığı ile yayınlanmış.

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasını konu alan “Savaş mı, Barış mı” adlı yazımda bu köşemde 27.03.2022 de yazılmış. Bu kez:

 Çatışmalar, bomba sesleri, yanan yıkılan evler, binalardan yükselen dumanlar, yaya veya araçla yollara düşenler, acılar içinde kadınlar, çocuklar, ölen gençler, açlık, yoksulluk, soğukta sokaklarda gecelemeye çalışan insanlar, içinde insanların olduğu otomobilleri ezip geçen tanklar, akan kan ve gözyaşı, yaşanan trajedi! Ayrıca uzaktan atılan füzeler, bomba yağdıran uçaklar ölüler yaralılar.

Videoları izliyoruz; yeni doğan bebekleri hastane odalarından sığınaklara taşıyorlar, savaşa katılacak gençler aileleriyle belki de bir daha dönmeyeceklerini bile bile ve hıçkıra hıçkıra kucaklaşıyorlar, korku, telaş, endişe, yokluk, açlık ki hepsi birlikte tam bir insanlık ayıbı. Biz bu filmi daha önce de izlemiştik.

Diye yazmışım. Her iki yazım da savaşın sonuçları değişen bir şey yok ve yaşananlar aynı.

3434.jpg

Guernica, savaş trajedilerinin ve savaşın bireyler üzerindeki acı verici etkilerinin bir özetidir. Tablo zaman içinde, savaşın yarattığı trajedilerin anımsatıcısı, savaş karşıtı ve barış yanlısı düşüncelerin sembolü haline gelmiştir.

İlk yazımda Hrant Dink’in bize anımsattığı “güvercin tedirginliği”ne yer vermiştim. Dink “Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.

Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.” diyordu.

Güvercin tedirginliğine değinmemin nedeni Azerbaycan-Ermenistan olaylarında az sayıda da olsa bazı kişilerin sosyal medya da Türkiye’de yaşayan Ermeni kökenli vatandaşlarımızın köken ve kimliklerini incitme ihtilali bulunan yaklaşımlarıydı.

Konuya “güvercin tedirginliği” açısından bakıldığında da savaşların sonuçları bakımından bir fark olmadığı sonucuna varmaktayız.

Fransa’da ölüm tehditleri alan bir Rus lokantasının sahibi “Siyaset değil yemek yapıyoruz” diye açıklama yapmak zorunda kaldı,

 Almanya’da bir restoran Rus müşteri kabul etmeyeceğini açıkladı. Sosyal medyada “Rus konsomatris” çalıştırmıyoruz anonsu dolaşıp durdu.

İngiltere’de Bolşoy Balesi’nin yaz sezonu iptal edilirken bazı orkestralardan Rus sanatçılar çıkarıldılar. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Bu olaylar bize 1950 yıllarında komünizm tehlikesi bahanesiyle Amerika’da yaşanan “Cadı Avını” anımsatıyor. Bu”Cadı avı” sırasında, birçok sanatçı ve yazar,  hapse atıldı veya sürgüne yollandı. Bunların arasında Charlie Chaplin, Arthur Miller, Bertold Brecht, Orson Welles gibi dünya çapında ünlü isimler de vardı.

Amerika’da o yıllar “McCarthyizm” dönemi olarak anılır.

“Cadı avı” sonucu Julies Rosenberg ve Ethel Rosenberg adındaki bir karı-koca, komünistlere casusluk yaptıkları iddiasıyla elektrikli sandalyede idam edildi. Bu Rosenberg’lerin son sözleri “Sosyalistiz ve suçsuzuz” olmuştu.

Ayrıca açıkça ırkçı ve uluslararası statü bakımından uygun olmayan-rahatsızlık veren söylemlere de yer verildi:

– “Benim için çok duygusal çünkü mavi gözlü ve sarı saçlı Avrupalıların öldürüldüğünü görüyorum

– “Burası Irak veya Afganistan gibi on yıllardır çatışmanın sürdüğü bir yer değil, “Onlar Suriye’den gelen mülteciler değil […] onlar beyaz, onlar [bize] benziyor” gibi.

Mavi gözlü sarı saçlı Emine Seçeroviç Kaşlı adlı Boşnak bir gazeteci;”Biz de sarı saçlı mavi gözlüyüz. Bundan sonra Boşnaklar olarak kendimizi öyle savunacağız”diye alaycı bir cevap verdi. Kara gözlü kara kaşlı olmakla, mavi gözlü ve sarı saçlı olmanın farkı bir daha sergilendi. Kara gözlü kara kaşlı olanların savaştan kaçarken neden ölüme terk edildikleri bir kez daha vurgulandı.

Her ne kadar Nazım hikmet “Kardeşlerim/bakmayın sarı saçlı olduğuma

ben Asyalıyım/bakmayın mavi gözlü olduğuma/ben Afrikalıyım”  dese de bu iyi niyetli yaklaşımı insan hakları savunucusu batı doğrulamıyor.

Bizim ülkemizde insanlar güvercinlere dokunmaz ve dokunmamalı.

Volodimir Zelenski’nin batının kuklası olup olmadığı bu konudaki uzmanların bakış açısına göre tartışılabilinir.

Ancak  Ukrayna lideri Volodimir Zelenski’nin devlet başkanı olmadan “komedyan” oluşunu gündeme getirmek doğru değildir. Onuruyla yaşayan bir insanın komedyanlıktan bir halkın liderliğine gelmesi güzel bir olaydır ve demokrasi açısından örnek gösterilmelidir.. O komedyan  ulusunu mu, vatanını mı sattı? Aslında Putin’le anlaşıp sarayda saltanatını sürdüremez miydi?

Şahan Gökbakar’ın dediği gibi “O komedyan cesurca ve yalnız başına ülkesini savunuyor“.

Kaynak: Savaş ve Cadı Avı – İzzet Doğan

Önceki İçerikİMİB Başkanı Aydın Dinçer hammadde meselesine dikkat çekti!
Sonraki İçerik43 tüketici örgütünden ortak açıklama: “Tüketici Yasası Değişiyor (MUŞ)!”