Tüketim Toplumu ve Tüketim Köleliği!…

126

Hayrettin Sabırlı / Tüketici Hakları Derneği Bozüyük Şube Başkanı

Biraz öz eleştiriye ne dersiniz?

Sözüm meclisten dışarı ama; bir yandan borç içindeyiz. Diğer yandan hiçbir şeyden kusur kalmıyoruz! Hesapsızca harcıyor, bilinçsizce tüketip, israf ediyoruz…

Bakın, Ticaret Bakanlığı eşgüdümünde, araştırma şirketi ve Hacettepe Üniversitesi akademisyenleri iş birliğiyle Türkiye genelinde 26 ilde 2.209 tüketici ile yapılan anket verilerine dayanılarak yapılan “2018 yılı Türkiye İsraf Araştırması Raporu” yayınlandı.

Rapora göre;

Haftada ortalama 2 adet ekmeği israf ediyoruz.

Aramızdan %22,8’ imiz gıdaları tüketmeden çöpe atıyor…

Cep telefonlarımızı 3, 7 yılda; otomobillerimizi ise ekonomik ömrü dolmadan 8 yılda değiştiriyoruz. Ortak araç kullanmayı ise sevmiyoruz…

Cep telefonu değiştirme nedenleri arasında öncelik piyasaya çıkan yeni modele sahip olma isteği … Bir önceki yılın sonuçları ile karşılaştırıldığında otomobil sahibi olanların oranı %27,3’ten %31,1’e yükselmiş…

Nüfusunun çok büyük bir çoğunluğu açlık ve yoksulluk sınırı altında olan, açlık sınırını altında asgari ücret alan, gizli işsizler, iş aramaktan umudunu kesenler ile birlikte 7.5 milyon işsizin olduğu yoksul ve borçlu bir toplumda; herkesin elinde son model akıllı telefonlar, yabancı marka sigaralar, bir araba sevdası, bir marka sultası, alanı borçlandıran, alamayanı hasta eden bu “Ekonomik Şiddet”, bu “Tüketim Köleliği” neden?…

Yani o çorapların yamanıp giyildiği; ekmeğin nimet sayılıp çöpe atılmadığı, az ile yetinip, çoğun saklandığı, çocukken kuruşları demir kumbaralarımızda biriktirdiğimiz o ‘siyah-beyaz, mütevazi ama mutlu günler’ nerede kaldı?…

O zaman Pandoranın kutusunu hafiften açıp kapitalizmin geçmişine gidelim…

Sanayi Devriminden sonra standart tüketim kalıplarının oluştuğu, istikrarlı pazarların var olduğu Fordist dönem 1930’lardan 1970’lere varana kadar etkisini gösterdi. Daha sonra Post-Fordist döneme geçildi.

Bu dönemin tüketicilere önerisi ise, “Yaşam biçimlerine yönelik bir pazarlamayı; var olan yaşam biçimlerinin yanı sıra, tüketicilere anlamlı yeni yaşam biçimlerini oluşturmasıydı.” Bu durum, süreç içerisinde daha konformist ve sürekli değişen modellere doğru çeşitlilik gösteren tüketici beklentilerini ve giderek de tercihlerini güdüledi. Böylece, bir yandan ürünlerin kullanım süreleri kısalırken, diğer yandan da model çeşitliliği artıyordu…

Tüketim Toplumu adlı eserinde Jean Baudrillard bu konuyu, “Gerçek ihtiyaçlar ile sahte ihtiyaçlar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda, tüketim mallarını satın almanın ve bunları sergilemenin toplumsal bir ayrıcalık ve prestij getirdiğine inanılır. Böylece genel bir toplumsal farklılaşma mantığı ortaya çıkar. İhtiyaç artık bir nesneye duyulan ihtiyaçtan çok, bir ‘farklılaşma ihtiyacıdır’. Tüketici tek tek nesnelere değil, mal ve hizmetler sistemini bütünüyle satın almaya yönlendirilir; bu süreçte bir yandan kendini toplumsal olarak diğerlerinden ayırt ettiğine inanırken, bir yandan da tüketim toplumuyla bütünleşir.

Dolayısıyla tüketmek birey için bir zorunluğa dönüşür. Bu anlamda tüketim bireyin özgür bir etkinliği değildir” şeklinde açıklıyor.

Kısaca kapitalizm ağlarını örüyordu…

O zaman, giderek artan teknolojik olanaklar, artan verimlilik doğrultusunda artan üretime, çok çok, daha çok kazanma hırsına dar gelen ülke sınırları iyice aşılmalıydı. “Dünya tek pazar olsa ne kadar iyi olurdu?..”

Ulusal ve yerel kültürler yerine, gelişmiş batılı kapitalist ülkelerin kültürleri, yaşam ve tüketim tarzlarını ihraç etmek gerekti.

Öncelikle Hollywood filmleriyle aşıldı bu sınırlar… Kapitalizm ‘Küreselleşme’ yi icat ediverdi ve “Yeni Kapitalizm” adıyla soslandı. Artık tüm dünya tek pazar olmuştu. Pazarlama için tüm dünyaya hakim devasa reklam ağları yaratıldı, film, TV dizilerinin ana tema ve senaryoların üzerine kurulduğu ‘esas oğlan’ ve ‘esas kızlar’ın sergilediği batılı yaşam tarzı iyice yaygınlaştırıldı. Buna, artık ‘eşyaları miras bırakmak’ yerine, ‘demode etme-eskitme ve elden çıkartmaya dayalı’ bir tüketim mantalitesi eklenip, “kullan-at” toplumlarını yaratıldı. Bu anlayış giderek moda diye, marka diye, üçüncü dünya ülkelerine, az gelişmiş ülkelere ve bizim gibi gelişmekte olan ülkelere pompalandı… Son dönemde buna internet ortamında sosyal medyanın da eklenmesiyle her geçen gün adeta gizli bir el, insanları ‘Tüketim Toplumu’ nun efsunladığı birer ‘Tüketim Kölesi’ olmaya biraz daha zorlamakta…

Bu süreç batıda bilinç dışı hezeyanların yaşandığı “tüketim odaklı hastalıklara” dahi yol açabilmektedir. Örneğin “Kompulsif Satın Alma” kişinin dürtüsel olarak satın alma güdüsünü hissetmesi ve denetleyememesinin sonucunda ortaya çıkan, kişiyi mali açıdan zor durumda bırakan bir bozukluk-alışveriş hastalığı olarak özel kliniklerde tedavi ediliyor. Kuzey Amerika ve Avrupa’da yapılan bazı çalışmalarda erişkin nüfusta şiddetli düzeydeki kompulsif satın alma oranının % 5-10 arasında olabileceği öngörülmüş. Bu durum kadınlarda daha fazla görülür. Literatürde yapılan üç çalışmada, kadınların oranı % 80-92 arasında değişmektedir.

Uzman Psikolog Şenay Ölmez, bu durumu “Tüketim çılgınlığı mutsuzlaşan insanın çığlığı olmaya başladı.” şeklinde vurguluyor. Ölmez’in Tüketicinin Sesi köşesi için bu konu hakkında yaptığı değerlendirme şöyle; “İçte huzursuz gergin, dışta kontrollü görünen insanın parayı kullanma ve tüketim tutumları, duyguları ve davranışları üzerine kontrolünün ne derece azaldığının bir ifadesi. Bu bağlamda, temelde mutlu olma iyi hissetme arayışı hep devam eden ve edecek olan insanın kısa süreli haz duygusunun peşine düştüğü anın ifadesidir tüketim… Özellikle kendini kötü hissettiği anlarda , kontrolünün kendinde olduğu ve parasına hükmettiği duygusuyla, yine ‘kendi kontrol ettiğini düşündüğü’ alımlar yapar. Oysa eve gittiğinde ‘buna gerek var mıydı…’ ‘Bunu değil de diğerini mi alsaydım’ sorularıyla baş başa kalır. Artan ve ödemesi zorlaşan kredi kart bilgileri ise gerçeğin ta kendisidir. Yani ödemek için daha çok çalışmalıdır artık… Peki daha çok çalışmak sorunu çözer mi?…

Maalesef, çünkü insan iyi hissetmenin peşindedir. Oysa artan iş yükü, artan stresi beraberinde getirir. Bu da artan ruh sağlığı sorunları demektir. Son yıllarda depresyon başta olmak üzere kaygı bozuklukları, gibi birçok duygu durum bozukluklarında artıştan söz edebiliriz.

Sonuç olarak tüketimin iyi hissedişle bir ilişkisi olmadığını fark etsek iyi olacak… Çünkü içinde yaşadığımız dönem yalnızlaşan insanın davranışları satış stratejilerini belirliyor, yani artık hepimiz gözetleniyoruz, sosyal medya bunu iyice belirgin hale getirdi…İnsanın davranışlarını artık çok iyi tahmin eden ekonomik sistem yönetmeye başladı. Şu bir gerçek ki son 10 yılda psikoloji bilimin gösterdiği gelişime paralel olarak gelişim gösteren en önemli alan ekonomi ve satış stratejileridir.”

Sanırım bu yazıyı sayın Ölmez’ in şu sözleriyle bitirmek en doğrusu olacak;

“Tekrar insan olmaya ne dersiniz…Sevme, sevilme, saygı, yardım etme, yani ‘değerlerimiz’… Gelecekte aldığınız markalı bir giysi, sosyal medyada sohbet ettiğiniz birini hatırlamayacaksınız … Ama ilişkilerimizi de tüketiyoruz biliyor musunuz? …